Bir parça hayal

24/11/2006

Montaigne Seçmeler

Kategori: Edebiyat

                  MONTAİGNE’ DEN SEÇMELER

1-) Durmanın kendisi bile daha  ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir

 

2-) Acaba benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı

bakımlara göre mi ele alıyorum?

 

3-) Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır

 

4-) Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın

düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve

renkler kazandırır.

 

5-) Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla

akıllı olabiliriz

 

6-) Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin.

 

7-) Kusur korkusuyla suç işliyoruz. (Horatius)

 

8-) fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir.

 

9-) çünkü iyi tarafımız da bütün günahlardan arınmış değildir.

 

10-) Yaptığımız işler kendimizden çok rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.

 

11-) Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru

hiçbir zaman yanlışa yer vermez.

 

12-) Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır.

 

13-) Başka yerde yazsam daha iyi yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu.

 

14-) ama ben dikkatsizlikten gelen hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları düzeltemem.

 

15-) Platon der ki, çocuklara babalarının yeteneklerine göre değil, kendi yeteneklerine göre meslek bulmak gerekir.

 

16-) Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte

kalırlar.

 

17-) Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne

vardır?

 

18-) Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir

insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.

Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında

ayrım yokmuş onun için.

 

 

19-) Epiharmus (Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip

yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır.

 

20-) Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen

her şeyi saklamaktır.

 

21-) Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan

sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

 

 

 

 

22-) Bilge der ki, göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının buyruğundadır.

 

23-) Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı

doğanın yüzü görülür.

 

24-) Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.

 

25-) aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana.

 

26-) Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur

 

27-) İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa

koşa gideriz.

 

28-) Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.

 

29-) Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.

 

30-) Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını

sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,

yakınlıklardır.

 

 

31-) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

 

32-) Chilon (Eski Yunanistan'ın ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş gibi nefret edin.»

 

33-) Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum

 

34-) Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim. (Terentius)

 

35-) Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi

artık yarım bir varlık gibiyim.

 

36-) Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu

kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm.

 

37-) Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi

gerekir.

 

38-) Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,O engin denizlerin ötesindeki yerler değil  (Horatlus)

 

39-) Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

 

40-) Öldürücü yara bağrımızda kalır.

 

41-) Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:

Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

 

42-) Niçin başka güneş başka toprak ararsın? Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın? (Horatlus)

 

 

 

 

43-) İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla

bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur

geminin gidişine.

 

44-) İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi

kendimizden koparmamız gerek

 

45-) Kırdım diyorsun zincirlerini;Evet, köpek de çeker koparır zincirini, Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak (Persius)

 

46-) Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük

değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;

onunla dolu kalır düşlerimiz.

 

 

47-)  Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi

kendisinden.

 

48-) Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden. (Horatius)

 

49-) Issız yerlerde kendin için bir evren ol -* -* -* (Tibulhıs)

 

 

50-) Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle

doğrudan doğruya ilgili değil

 

51-) Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,

üzüntülerle karışıktır

 

52-) Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

 

53-)  Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur. ( SENEKA )

 

54-)  Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine bağlayalım, demiştir.»

 

55-) Ağlamak da bir zevktir. (Ovidius)

 

56-)  Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki

ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler

aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre

ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son

sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

 

 

57-) Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon

diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar

yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle

der: Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin

zararına bir adaletsizlik vardır.

 

58-) Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın

pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir.

 

 

59-) Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği

bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de

alçalır.

 

60-) Çıkar için değil, yiğitlik şanı için. (Cicero)

 

 

 

 

61-) Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri

zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu? (Cicero)

 

 

62-) Her zaman aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse

ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi

yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu

için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en

yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz

 

 

63-) Yunanlı bir balıkçı, bir kasırga sırasında Neptunus'a şöyle söylemiş:

 

  «Ey tanrı, beni ister kurtar, ister batır, ben dümenimi kırmadan

dosdoğru gideceğim.»

 

64-) En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır.

 

65-) Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari,

Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere

çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal

etselerdi.

 

66-) Bize öteki dünyada vereceğin zevkler burada duyduğumuz zevklerse, bunların sonsuzluğa benzer hiçbir yanları yok.

 

67-)  Bir şey ki benimdir, bendedir, onda tanrısal bir taraf yoktur. Dünyadaki durumumuza, hayatımıza bağlı şeylerin ötede bulunmaması gerekir. Ölümlü varlıklara özgü bütün zevkler ölümlüdür.

 

 

68-)  Biz o yüksek ve tanrısal değerleri ne biçimde hayal edersek edelim, layık oldukları biçimde hayal edemeyiz: Onları gereğince düşünebilmek

için, düşünülmez, anlatılmaz, anlaşılmaz ve bizim bayağı hayatımızın

nimetlerine hiç benzemez kabul etmek gerekir. Aziz Paulus der ki:

«Allahın kullarına hazırladığı mutluluğu ne insan gözü görebilir, ne de

insan yüreği duyabilir.» Eğer bu mutluluğu duyabilmemiz için

(Platon, senin söylediğin gibi) bizi arıtmalardan geçirip yeni bir

biçime sokacaklarsa, bu değişiklik o kadar büyük, o kadar kökten

olacaktır ki, artık ortada bizden eser kalmayacaktır.

 

 

69-) Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık olacaktır.

 

 

70-) Göz, kökleri kopup bedenden ayrılınca, kendi başına kalınca artık

hiçbir şey göremez. (Lucretius)

 

 

71-) Hayatın sona erdiği yerde her şey amaçsız olarak ve duygulara

dokunmadan yaşar. (Lucretius)

 

 

72-) Ruhlar da böyledir; onları bir düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, yaratmadığı gariplik kalmaz.

 

 

73-) Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde

olmak hiçbir yerde olmamaktır.

 

 

 

74-) Her yerde olan hiçbir yerde değildir. (Martialis)

 

75-) Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını. (Ovidius)

 

76-) Uyurken elimizin, ayağımızın duyduğu acılar bizim değildir.

 

77-) Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir

 

78-) Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen yabancı, nesne dışı bir takıntıdır.

 

79-) Solon bir gün demiş ki : «Talih ne kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir duruma geçiverir.»

 

80-) Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile

suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler

onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük

kendisine işkenceler uydurur: Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

 

 

81-) Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini buldurur onlara.

 

82-) İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu Kendi yargıçlığından kurtulamaz. (Juvenalis)

 

83-) Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve

uygulamış olmuyor musunuz?

 

84-) Bütün umudum kendimde. (Terentius)

 

85-) Kendimiz ki en iyi, en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince. Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle

yetinmesini bileyim.

 

 

86-) Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun

eğme niteliği vardır.

 

87-) Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,

hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi

doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar.

 

88-) Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır. (Seneka)

 

89-)  Gerçekten bizim olan hiçbir şey kalmamıştır; bizim dediğimiz,

yapma bir şeydir. ( Cicero )

 

90-) İnsanlar her şeyi başka başka gözler, başka başka düşüncelerle

görürler: Düşünce ayrılıklarının asıl nedeni budur. Aynı şeyin bir ulus

bir yüzüne, bir ulus başka bir yüzüne bakar ve o yüzünde durur.

 

91-) Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen Aristippos'a: «Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk etmezdin» demiş, o da ona: «İnsanlar arasında yaşamayı bilseydin, böyle lahana yıkamazdın, diye cevap vermiş.

 

92-) Solon'a oğlunun ölümünde, güçsüz ve yararsız gözyaşları dökmenin

doğru olmadığını söylemişler; Güçsüz ve yararsız oldukları için

dökülmeleri daha iyi ya! demiş.

 

 

 

 

93-) Sokrates'in karısı: Ah! bu insafsız yargıçlar! seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken, Sokrates: Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu? Demiş.

 

94-) İnsan her yerde hep o insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplak kalır.

 

95-) Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh

gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına

varmaktır.

 

96-) Platon da der ki: Sağlık, güzellik, güç, zenginlik ve bütün bu iyi dediğimiz şeyler insanın doğrusuna ne kadar yaraşırsa, eğrisine de o kadar yaraşmaz; kötü dediğimiz şeyler de tersine.

 

97-) Keyhusrev'in dediği gibi, insanın komuta etmeye hakkı olması için komuta ettiklerinden daha değerli olması gerekir.

 

98-) Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri

zaman: Doğa da onları! demiş.

 

99-) Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de

her şeyin ölümü olacak.

 

100-) Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

 

101-) Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten

ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

 

102-) Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur. (Manllius)

 

103-) Yaşadığımız her an,

24/11/2006

Post-Kantçı Bir Özgürlüğe Doğru

Kategori: Felsefe

STİRNER VE FOUCAULT

POST-KANTÇI BİR ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU

Saul Newman

çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner ve Michel Foucault çoğunlukla birlikte incelenmeyen düşünürlerdir. Yine de, uzun süreden beri ihmal edilen Stirner’in, çağdaş postyapısalcı düşüncenin bir habercisi olduğu iddia edilebilir.1 Hakikaten, Stirner’in Aydınlanma hümanizmi, evrensel akılcılığa ve özsel kimliklere dair eleştirileriyle, Foucault, Jacqués Derrida, Gilles Deleuze ve diğerlerinin geliştirdikleri benzer eleştiriler arasında pek çok alışılmadık koşutluklar vardır. Bununla beraber, bu makalenin amacı, yalnızca Stirner’i postyapısalcı gelenek içine yerleştirmek değil, daha ziyade, onun özgürlük sorunu hakkındaki görüşünü incelemek ve Foucault’nun, iktidar ilişkileri ve özneleşme bağlamındaki kendi genel düşüncesinin gelişimiyle olan bağlantılarını keşfe çıkmaktır.  Geniş bir açıdan bakarsak, her iki düşünür de, çoğunlukla bizzat baskıcı olan özcü ve evrensel önvarsayımlar içeren klasik Kantçı özgürlük düşüncesini son derece sorunlu olarak görürler. Bunun yerine, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Bundan böyle baskıdan özgürleşmek anlamına gelen olumsuz terimler içinde görülemez; buna karşın bireysel özerkliğe dair, özellikle de bireyin yeni özneleşme kipleri inşa etmesi özgürlüğü anlamında, çok daha olumlu düşünceler içermelidir. Göreceğimiz gibi Stirner, hep beraber özgür olmaya dair klasik düşünceyi gereksiz kılmış ve bu radikal bireysel özerkliği tarif eden kendi olmak* (Eigenheit) teorisini geliştirmiş. Özgürlüğün özcü olmayan bir biçimi olarak bu tür bir kendi olmak teorisinin, eleştirel bir ethosu ve kendiliğin estetikleştirilmesini içeren Foucault’nun özgürlük projesiyle bir çok benzerlikleri olduğunu öne sürüyorum. Gerçekten de Foucault, özgürlük söyleminin antropolojik ve evrensel akılcı temellerini soruşturur ve özgürlüğü etik pratikler açısından yeniden tanımlar.2 Hem Stirner hem de Foucault, çağdaş anlamda özgürlüğü anlamak için hayati öneme sahiptirler -özgürlüğün, bundan böyle, akılcı mutlaklar ve evrensel ahlâk kategorileri tarafından sınırlandırılamayacağını gösterdiler. Özgürlük anlayışını Kantçı projenin sınırlarından kurtararak, -kendiliğe dair somut ve olumsal stratejiler üzerine oturtarak- daha öteye taşırlar.

Kant ve Evrensel Özgürlük

Özgürlüğün bu radikal formülasyonunun nasıl gerçekleştiğini anlamak için ilkin özgürlük kavramının Aydınlanma düşüncesi içine nasıl yerleştiğini görmemiz gerekir. Bu paradigmada özgürlüğün uygulanışı, doğası itibariyle akılcı bir nitelik olarak görülür. Immanuel Kant’a göre, örneğin insan özgürlüğü akılcı bir biçimde anlaşılan bir ahlâk yasasıdır. Pratik Aklın Eleştirisi’nde, Kant, ahlâki düşünüş için ampirik ilkelerin ötesinde mutlak bir akılcı temel oluşturmaya çalışır. Ampirik ilkelerin ahlâki yasalar için uygun bir temel olmadığını iddia eder, çünkü kendi doğru evrenselliklerinin yerleşik hale gelmesine imkan vermezler. Ahlâk, daha ziyade, akılcı biçimde anlaşılabilecek bir evrensel yasaya -bir koşulsuz buyruğa [categorical imperative ç.n.]- dayandırılmalıdır. Öyleyse Kant’a göre, akılcı insan eylemine temel oluşturan yalnızca bir tek koşulsuz buyruk vardır: “Yalnızca bu düstura göre davran, ki bu sayede bu düstur aynı zamanda evrensel bir yasa haline gelebilsin” (38). Başka bir deyişle, bir davranışın ahlâklılığı, tüm durumlara uygulanabilen evrensel bir yasa haline gelip gelmemesiyle belirlenir. Kant, ahlâki düsturların üç farklı yönünün altını çizer. İlk olarak, evrensel bir biçime sahip olmalıdırlar. İkincisi, akla uygun bir hedefi olmalıdır. Üçüncüsü, bireyin bağımsız bir şekilde yasa koyuşundan doğan davranış kuralları, hedeflere ilişkin belirli bir erekbilimle (teleoloji) uyum içinde olmalıdırlar.

Bu sonuncu noktanın insan özgürlüğü sorunu açısından önemli sonuçları vardır. Kant’a göre ahlâk yasası özgürlüğe dayanır -akılcı birey seçimlerini, evrensel ahlâki düsturlara sıkıca bağlı bir ödev duygusunun dışında, özgürce yapar.  Bu yüzden, akılcı biçimde temellendirilmiş ahlâk yasalarına göre, herhangi bir zorlama ya da kısıtlama biçimine dayandırılamazlar. Bireyin akla dayalı eylemi olarak özgürce bağlanılmalıdırlar. Kant özgürlüğü irade bağımsızlığı olarak -akılcı bireyin, bu evrensel ahlâk yasalarına bağlanarak kendi aklının buyruklarını takip etme özgürlüğü- görür. Öyleyse bu irade bağımsızlığı, Kant’a göre ahlâkın en üstün ilkesidir. Kant bunu “(irade nesnelerinin herhangi bir niteliğinden bağımsız olarak) kendisine yönelik bir yasa olması yoluyla sahip olduğu kendi niteliği” olarak tanımlar (59). Bu nedenle özgürlük, bireyin dış kuvvetlerden özgür olacak biçimde, kendi adına yasa koyma yetisidir. Bununla beraber, bu kendi yasasını koyma özgürlüğü evrensel ahlâk kategorileriyle uyum içinde olmalıdır. Bundan dolayı, Kant’a göre bağımsızlık ilkesi: “Evrensel bir yasa olarak aynı istem içinde anlaşılan seçim düsturları haricinde, hiç bir yolla asla seçim yapmamak”tır (59). Bu özgürlük idealinde merkezi bir çelişki ortaya çıkıyor -doğru seçimi yaptığın sürece, evrensel ahlâk düsturlarını seçtiğin sürece seçim yapmakta özgürsün. Bununla beraber, Kant’a göre burada hiçbir çelişki yoktur, çünkü ahlâk yasalarına bağlılık bir ödev ve mutlak bir buyruktur, hâlâ birey tarafından özgürce seçilen bir ödevdir. Ahlâk yasaları akılcı bir biçimde tesis edilir; ve özgürlük yalnızca akılcı bireyler tarafından uygulanabileceğinden dolayı, bu bireyler zorunlu olarak, ama yine de özgür bir biçimde, bu ahlâk yasalarına itaat etmeyi seçeceklerdir. Başka bir deyişle, bir eylem, yalnızca ahlâkçı ve akılcı buyruklara uyduğu ölçüde özgürdür -aksi durumda hastalıklıdır ve bundan dolayı da “özgür değildir.” Bu sayede, özgürlük ve koşulsuz buyruk uzlaşmaz karşıtlar değil, buna karşın, daha ziyade birbirlerine karşılıklı olarak bağlı olan kavramlardır. Bireysel bağımsızlık Kant’a göre ahlâk yasalarının asıl temelidir.

Fakat bu bağımsızlık ilkesi [...] ahlâk kavramlarının saf analizi yoluyla kolaylıkla gösterilebilen ahlâkın yegane ilkesidir; bu analiz yoluyla sahip olduğu ilkenin bir koşulsuz buyruk olduğunu, ve bunun emirlerin [buyruğun] tam da bu bağımsızlıktan ne eksik ne de fazla olduğunu bulduk. (59)

Madalyonun Otoriter Yüzü

Bununla birlikte, Kant’ın özgürlük formülünde gizli bir otoriterlik bulunduğu görülecektir. Birey kendi aklının buyruklarına uygun olarak eylemde bulunmakta özgürken, evrensel ahlâk düsturlarına uymaya zorunludur. Kant’ın ahlâk felsefesi bir hukuk felsefesidir. Jacques Lacan’ın, Kant’ın koşulsuz buyruğuna kendini iliştirmiş olan gizli bir gizli jouissance* -ya da yasanın aşırılığından duyulan keyif- bulunduğunu teşhis edebilmesinin nedeni budur. Lacan’a göre, Kant’ın zorunlu karşılığı Sade’dır -kendisini yasaya ekleyen sapık haz, Sadecı evrende, haz yasasına dönüşür.3 Kantçı özgürlüğü yasa karşısında körleştiren şey, mutlak bir akılcılığa iliştirilmiş oluşudur. Özgürlük kesinlikle akılcı bir biçimde uygulanmak zorunda olduğundan dolayı birey kendisini akılcı biçimde kurulmuş evrensel ahlâk yasalarına itaat eder halde bulur.

Bununla beraber, hem Foucault hem Stirner, Aydınlanma düşüncesinin merkezinde yer alan bu tür akıl ve ahlâk kategorilerini sorun olarak görmüşlerdir. Mutlak akılcı ve ahlâkçı kategorilerin, bireysel farkı dışta bırakıp yadsıyarak tahakkümün çeşitli biçimlerini onayladığını iddia ettiler. Foucault’ya göre, örneğin aklın toplumumuzda merkezi bir yere sahip olması, deliliğin kökten ve şiddetli bir biçimde dışarıda tutulmasına dayanır. Akıl ve akıldışı, akılcılık ve akıl dışılık arasındaki bu keyfi bölünme yüzünden insanlar hâlâ dışlanıyor, hapsediliyor ve eziyete maruz kalıyor. Benzer şekilde, hapishane sistemi de iyi ve kötü, masum ve suçlu arasındaki bölünmeye dayanıyor. Mahkumun hapsedilmesini, yalnızca ahlâk kodlarının evrenselleştirilmesi olanaklı kılar. Foucault’ya göre karşı çıkılması gereken, hapishanede kurulan tahakküm pratikleri değil, bu pratikleri haklı çıkaran ahlâkçılıktır. Foucault’nun hapishane eleştirisinin asıl odak noktası ille de burada uygulanan tahakküm değildir, bu tahakkümün mutlak ahlâksal temeller -Kant’ın evrensel hale getiremeye çalıştığı ahlâksal temeller- üzerinde haklı çıkarılması olgusudur. Foucault, ahlâk söylemleri ve iktidar pratiklerinin esasını oluşturan “İyi ve Kötü’nün dingin hakimiyetini” dağıtmak ister (“Entelektüeller” 204-17).

Stirner’in karşı olduğu da bu ahlâksal mutlakçılıktır. Ahlâkçılığı bir “hortlak” -bireyin ötesinde yer alan ve onun üzerinde baskıcı ve yabancılaştırıcı yolla egemenlik kuran soyut bir ideal- olarak görür. Ahlâkçılık ve akılcılık “sabit fikirler” -kutsal ve mutlak olarak görülegelen fikirler- haline gelmişlerdir. Stirner’e göre sabit fikir, düşünceyi yöneten soyut bir kavramdır -farkı ve çoğulluğu yadsıyan söylemsel olarak kapalı bir kurmacadır. Dünyadan soyutlanmış fikirlerdir ve bireyi, erişmesi imkansız olan bir ideal ölçütle kıyaslamak yoluyla tahakküm altına almayı sürdürür. Başka bir deyişle, Kant’ın, ahlâk düsturlarını ampirik dünyanın dışına çıkararak evrensel olarak uygulanacakları aşkın bir aleme taşıma projesi, Stirner tarafından bir yabancılaşma ve tahakküm projesi olarak görülür. Kant’ın evrensel ahlâk düsturlarına mutlak itaat için yakarışını, Stirner bireyselliğin olası en kötü yadsınması olarak görür. Stirner’e göre birey bir zirvedir, ve herkes adına evrensel biçimde uygulandığı veya söylendiği iddia edilen her şey, bireyin biricikliğinin ve farklılığının silinmesi demektiir. Bireyin bu soyut ideallerle, kendi yaratımı olmadığı halde ona dayatılan, onu olanaksız ahlâk ve akıl standartlarıyla yüz yüze bırakan bu hayaletlerle başı beladadır. Üstelik, göreceğimiz gibi, Stirner’e göre birey durağan, sabit bir kimlik ya da öz değildir -bu olsa olsa onu ezmek isteyen, tıpkı hayaletler kadar ideolojik bir soyutlamadır. Buna karşın, bireysellik burada Foucault’nunkilere benzer terimler içinde -radikal bir olumsal öznellik biçimi olarak, özcülüğün sınırlarıyla mücadele etmek ve onu sorunlaştırmak üzere bağlanılan açık bir strateji olarak-  görülebilir.

Özcülüğün Eleştirisi

Bu ahlâk ve akıl mutlaklarının “ruhlar alemi” üzerine Stirner’in icra ettiği bu cin çıkarma edimi, Aydınlanma hümanizmi ile idealizminin radikal eleştirisinin bir parçasıdır. Onun hümanizmden bu “epistemolojik kopuşu” Ludwig Feuerbach’ı reddetmesinde çok daha açık bir şekilde görülebilir. Hıristiyanlığın Özü’nde Feuerbach, yabancılaşma kavramını dine uygulamıştır. Feuerbach’a göre din yabancılaştırır, çünkü insanın özsel nitelikleriyle güçlerini, insanlığın kavrayışının ötesinde bulunan soyut bir Tanrıya yansıtması yoluyla bunlardan vazgeçmesini gerektirir. Feuerbach’a göre, Tanrının yüklemleri gerçekte yalnızca bir tür varlık olarak insanın yüklemleriydi. Tanrı bir yanılsamaydı, insanın özsel niteliklerinin uydurma bir yansımasıydı. Başka deyişle, Tanrı, insan özünün şeyleşmesiydi. Metafiziğin bağnazlığını, akılcı ve bilimsel bir temelde yeniden inşa etmek yoluyla aşmaya çalışan Kant gibi Feuerbach da insanın evrensel ahlâk ve akıl yetilerini, insan deneyiminin esas temeli olarak yeniden tesis etmek yoluyla dinsel yabancılaşmanın üstesinden gelmek istiyordu. Feuerbach, insanı evrenin merkezindeki doğru yerine yeniden yerleştirmeye ilişkin, insanı kutsala, sonluyu sonsuza dönüştürmeye ilişkin Aydınlanma hümanizmi projesini somutlaştırır.

Bununla beraber Stirner, kutsalı “insanın özünde” aramak, özsel ve evrensel bir özne ileri sürmek ve şimdiye kadar Tanrıya atfedilmiş belirli nitelikleri insana atfetmekle, Feuerbach’ın, soyut insan kategorisini Kutsal kategorisi içine yerleştirerek dinsel yabancılaşmayı sadece yeniden ortaya çıkardığını iddia eder. Bu Feuerbachçı  tersyüz oluş sayesinde insan Tanrıya dönüşür, ve insanın Tanrı karşısında değeri düştüğü kadar bireyin de bu kusursuz varlık, insan karşısında değeri düşmüş olur. Stirner’e göre insan, Tanrıdan daha fazla değilse de onun kadar baskıcıdır. İnsan, Hıristiyan yanılsamasının ikamesi haline gelmiştir. Stirner, Feuerbach’ın yeni evrensel din olan hümanizmin en yüksek papazı olduğunu iddia eder: İnsan dini yalnızca Hıristiyan dininin aldığı en son biçimdir” (158). Burada, Stirner’in yabancılaşma kavramının, Feuerbach’taki kişinin özünden yabancılaşması anlayışından esaslı biçimde farklı olduğuna dikkat etmek çok önemli. Stirner, bu özün kendisini yabancılaştırıcı olarak görmekle yabancılaşma teorisini radikalleştirir. Öne süreceğim gibi, bu örnekteki yabancılaşma -bireyi, herkesin içinde açığa çıkmak üzere bir öz yattığına ikna etmek yoluyla belirli bir özneleşmeye bağlayan bir söylem olarak- Foucaultcu tahakküm kavramının çizgileriyle daha çok örtüştüğü düşünülebilir.

Stirner’e göre, ahlakçı ve akılcı düşünceleri mutlaklaştırmak için gerekli temelleri sağlayan, bu evrensel insan özü kavramıdır.  Bu düsturlar kutsal ve değişmez hale gelmişlerdir, çünkü artık insanlık kavramına, insanın özüne dayanıyorlar, ve bunları ihlal etmek tam da bu özü ihlal etmek demektir. Bu yolla özne kendi kendisiyle çatışır hale gelmiştir. Bir anlamda, insanın kendisi, içindeki “özün” hayaleti, yakasına yapışmış ve onu yabancılaştırmıştır: Bundan böyle insan artık tipik vakalardaki gibi dışındaki hayaletlerden değil bizzat kendisinden korkar, dehşete düşer” (Stirner 41). Öyleyse Stirner’e göre Feuerbach’ın “isyanı,” dinsel otorite kategorisini alaşağı etmemiştir -yalnızca, özne ve yüklem düzenini tersine çevirerek içine insanı yerleştirmiştir. Aynı şekilde biz de, Kant’ın metafizik “isyanı”nın inancın bağnaz yapısını alaşağı etmeyip, sadece içine ahlâkçılık ve akılcılığı yerleştirdiğini öne sürebiliriz.

Kant ahlâkı dinsel zeminden alıp bunun yerine akıl üzerine kurmak isterken, Stirner, ahlâkın yalnızca yeni, akılcı bir kisveye bürünmüş eski dinsel bağnazlık olduğunu savunmuştur: “Ahlâk inancı dini inanç kadar fanatiktir!” (45). Stirner’in itiraz ettiği şey ahlâkın kendisi değil, onun kutsal, bozulamaz bir yasa olduğu gerçeğidir, ve güç istencini, ahlâk düşüncelerinin ardındaki gaddarlığı ve tahakkümü açığa vurmuştur. Ahlâk bireysel iradenin kırılmasına, kutsallığının bozulmasına dayanır. Birey üstün gelen ahlâk kodlarına uymak zorundadır, aksi takdirde özünden yabancılaşır. Stirner’e göre ahlâkın zorlaması tıpkı devletin uyguladığı zor kadar acımasızdır, yalnızca daha sinsi ve kurnazdır, çünkü fiziki kuvvet kullanmaya gerek duymaz. Bireyin vicdanına zaten bir ahlâk bekçisi yerleştirilmiştir. Bu içselleşmiş ahlâki gözetim, Foucault’nun -klasik paradigmayı tersine çevirerek, ruhun beden için hapishane haline geldiğini öne sürdüğü- Panoptisizm tartışmasında da bulunur (Foucault, Dicipline 195-228).

Benzer bir eleştiri aynı düzeyde akılcılığa da getirilebilir. Akılcı hakikatler daima bireysel bakış açılarına hakim olur, ve Stirner bunun bireyi tahakküm altına almanın sadece başka bir yolu olduğunu öne sürer. Stirner, akılcı hakikatler kendisine ille de ahlâkla aynı ölçüde karşı değildir, ama daha ziyade aklın kutsal, aşkın ve bireyin kavrayışından uzak hale getirilmesine, bunun sonucunda da bireyin gücünün elinden alınmasına karşıdır. Stirner, “hakikate inandığınız sürece kendinize inanmıyorsunuz, ve siz bir köle, bir dindar insansınız” der. Akılcı hakikatin, Stirner’e göre, bireysel bakış açılarının ötesinde hiç bir gerçek anlamı yoktur -bireyin yararlanabileceği bir şeydir. Tıpkı ahlâkın olduğu gibi, hakikatin de gerçek temeli iktidardır.

Kant açısından, ahlâk düsturlarına, akılcı ve özgür biçimde itaat edilir, oysa Stirner’e göre bunlar, bireye zorla kabul ettirilen, yabacılaştırıcı bir insan “özü” kavramına dayalı, zorlayıcı ölçütlerdir. Dahası, bunlar cezalandırma ve tahakküm pratiklerinin temeli haline gelirler. Örneğin, suçu, cezalandırılması gereken bir ahlâk zayıflığından ziyade tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gören Aydınlanma düşüncesine karşılık olarak Stirner, sağaltıcı ve cezalandırıcı stratejilerin aynı eski ahlâki önyargının yalnızca iki farklı yüzü olduğunu iddia eder. Her iki strateji de: “bireylerin evvela belirli bir ‘kurtuluşa’ ‘çağrılmış’ olarak görüleceklerini ve bundan dolayı da bu ‘insani çağrının’ gerekleri açısından ele alınacaklarını her zaman ilan eden ‘sağaltıcı çareler’e” tutunan bir evrensel ölçüte dayanmak zorundadır (213). Kant’a göre, birey aynı zamanda belirli bir “kurtuluşa” “çağrılmış” değilse ne zaman ödevini yapma ve ahlâk kurallarına riayet etme gereksinimi duyar? Kant’ın koşulsuz buyruğu bu anlamda bir “insani çağrı” değil midir? Başka bir deyişle, Stirner’in ahlâkçılık ve akılcılık eleştirisi Kant’ın koşulsuz buyruğuna da uygulanabilir. Stirner’e göre, görünüşte ahlâk düsturlarına özgürce riayet ediliyor olabilir, oysa hâlâ gizli bir zorlamayı ve otoriterciliği zorunlu kılarlar. Bu düsturların Kantçı formülasyonda mutlak ölçütler olarak evrensel hale gelmiş olmalarının nedeni budur; bireysel özerklik adına en küçük fırsatı terk eder, ama sınırı aşamaz, çünkü bunu yapmak kişinin kendi akılcı, evrensel “insani çağrı”sına karşı gelmek olur.

Stirner’in ahlâk eleştirisiyle bunun cezalandırmayla olan bağlantısı, Foucault’nun cezalandırma üzerine yazdıklarıyla çarpıcı benzerlikler taşır. Gördüğümüz gibi Stirner’e göre sağaltım ile cezalandırma arasında hiçbir fark yok -sağaltım pratiği, eski ahlâki önyargılara, yeni “aydınlanmış” bir kisve altında yeniden başvurmaktır:

 

DEVLETE KARŞI SAVAŞ:

STİRNER VE DELEUZE’ÜN ANARŞİZMİ

 

Saul Newman

Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

 

Max Stirner’in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner’in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner’i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner’in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch’un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner’in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner’in Devlet eleştirisinin, Deleuze’ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar [kavramları]i arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner’in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner’in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze’ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım.

Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, bir çok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx’la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida’nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze’ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch’un yol açıcı makalesi ve Derrida’nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- bir kaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığın

 



 

 

 

 

 

 

24/11/2006

Gölge,Masal,Ayna Eskizleri

“Şehrine yıldızlar yığdım. Düşlerinde yolunu yitirme diye.”

Adımlar kaybolur aynalarda. Başka insanların siluetlerine çarparım başka zamanlarda. Kaybederim bilindik hayalleri bir ekim aksamının yağmur kokan şarkılarında. Ve bir kemanin telleri darağacı olur gölgelerime. Susmaların armonisinde harfler şiire düşer bir kâğıt uzaklığında. Sarı saman kâğıttan hazanlar, boncuktan gökyüzü yaptım. Gazoz kapaklarından denizler savurdum. Ansızın masadan düşer siluetim. Ve bomboş bir yansımayım artik. Yankılandığım düşlerin uçurumlarında aksime seda olur yalnızlığım.

Silinip isimler unutulurken sesler,
Radyolarda kaybolur gölgeler.
Uzak bir cızırtıyım şimdi.
Tüm şiirler susuşları bekler...

Gün dökülüyor hayalden
ve ben yalnızım.
Üstümde yama tutmaz masallar var.
Lal eyleyen şarkılara inat çığlığım...

Aynalardan söküyorum geceleri.
Yakamozlar çoktan terk etmiş sokakları.
Bir sokak lambasında saklarım yüzümü.
Yağmur birikintilerinde dökerim gölgemi...

Sesler silinir radyolardan.
Bilindik adreslerde kırılgan maviler unutulur.
Sonra bir masal aralığından sızar susmalar.
En siyah halidir yalnızlığın...

Aralanır kapı... Peşi sıra tekerrür eder sesler bir tarih atlasında. Kılıçtan geçirilir masallarım ve 'Bindir gece' hayalsiz, gündüze sürgün edilirim. Yazılar lanetlenir Sümer tapınaklarında. Mil çekilir rüyalarıma.

Gölgen düşmüyor artık yüzünü sayfalara;
ki kelimelerin bir rüyada unutulmuş.
Üstüme çekmişim gülüşünü;
ki sesler sana susar.
Lütfedip yüzün düşmesin.
Ki tüm düşler sen kokar...

Şimdi tüm şarkılar sana susar.
Satırbaşlarında bir sevda,
düşlerimi devrikleştirir.
Şiirlerde kokun kaldı.
Okudukça dudaklarımdan özlemin dökülür.
Gideceksen harflerin masalını al da öyle git...


Duvarları düş... Yumar gözlerini renklere. Kırmızıda alabildiğine kördür teni. Fark etmeden yitirir dokunuşlarda sevişmeleri. Siyahta uçsuz bucaksız bir gece; hangi şiire doğsa kaybeder rüyalarını. Kaybolur adımları kâğıtlarda. Satir aralarında noktasız bir yalnızlık simdi. Aynalarda yansıyan siluetinde kırılıp paramparça bir gölge olur maviye. Perdelerde sis... Unutur tenini otel odalarının izbe sevişmelerinde. Kapı önlerinde yine ayni zaman dilimi; durmuş tüm tekerrürler. Yinelendikçe başkalaşır geçmişler.

Maviden öte yoldur iz düşünde medcezire savurduğum.
Deniz fenerlerinde yitirilmiş bir türküdür,
gece maviliğinde yakamoz avladığım...

Seyrine bir düş dolar. Kiralanır gözlerin karanlığa. Körlere şiir yazarsın rüzgârdan. Saçlarında baharlar...

Ardı sıra sahile vurur düşler.
Madem tüm renklerin kör bu gece,
hüznüne çiz beni.
Madem tüm harflerin lal bu gece,
susuzlukla tüket beni.
Madem tüm şiirler terk etti bu kenti,
noktayı koyduğun yere göm beni.

Ardında harabe 29 harf kaldı. Makamlar sürgün etti sesleri. Cümleler kaleme dolmuyor artık.

Geceye sürgün düşler,
sokak lambasında unutulan gölgem.
Üstümde yorgun yağmurlar,
kaybetmiş fısıltılarını.
Lebimde bir şiir var,
çoktan tüketmiş yalnızlığımı...

Yağmurlara susar gökyüzüm.
Ki yıldız yıldız parçalanır geceler.
Denizler sürgündür maviye.
Ki dalgalarla kaybolur gölgeler.


Yeni bir gün aralanıyor gözlerimde.
Kahverengi sisler kaplıyor imgelerimi.
Soyut bir resimde terk ediyorum renklerimi.
Eskizler çalıyor gölgelerimi...


Mavileri kayıp düşlerden,
masallar beslerim çocukluğumda.

Kilitlenir yağmurlar sis odasına.
Şehrin hüzne bakan penceresine
sıralanır yalnızlık.
Çıkmaz sokaklarda eskiyor çocukluk.
Ve terkedilir gökkuşağı hazana.
Yorulur harfler arşınlarken kelimeleri.
Cümlelerde mola verir anlam.
Gölgesi düşer lisanın
ve yara bere içinde kalır özne.


“Aynada çatlayan sesimi duy.”

Kayıkların yüküdür ay ışığı. Ceplerde hangi yakamozdandır bilinmez bir gecelik şavkıma. Yorar kürek darbeleri dalgaları, sahile vurur mavi ve bir ezan sesiyle sabâ makamına konuk olur uykular. Haritalarda pas tutup, mürekkep darbeleriyle yaralan gölgelerden, çizilmemiş ülkelerin yokluğuna fora edilen hayallerden duştu bu öyküye iklimler. Simdi her yan cümle kokuyor. Devrik halde kaldı aynalarda siluetler. Hangi alfabede unutulduğu muğlâk bir yolculuktur bu.

Geç kaldım sabahlara.
Sokaklarda sürgün halinde ıslıklarım.
Prangalar ekilmiş gölgelerime.
Ay ışığında kayboluyor denizlerim.
Sonra balkonda nisan yağmurları ektim saksılara.
Geceyle suluyorum.
Seninle kayboluyorum.
Biraz İstanbul biraz İzmir
Penceremde deniz besliyorum.
Maviler atıyorum,
Biraz senden biraz benden.

Ey mavi atlasına sisler gömen.
Ey gökkuşağında gölgesini yağmalayan,
ardı sıra kurşuna dizilen sabahların matemiyim ben.
rüyalarında Yusuf olmuş ay ışığı.


“Devamında yakamoz susar gözlerin maviye…”

Bir masaldan dökülmüş yüzün yağmurlara.
Usulca toprağa siner de adımların bulamam.
Rayihanda bir zerreyim, sussan yasayamam.
Cemalinde seyre durur ay,
yakamozlarınla yorarsın geceyi.
Uzansa gözlerim ufkuna,
bir düşte bile bu kadar mutlu olamam...

Gözlerin bir şiirin unutulan mısrası;
aynalarda yazarsın düşlerini.
Camlarda unutmuşsun yüzünü.
Her buğu seni taşır.
Hangi şiire değse elim,
her cümle seni anar...

Yoruldu harfler cümleleri dolaşmaktan.
Satırbaşlarında unutur şiirliğini.
Pencereler çoktan unutmuş vedaları.
Boş sayfalarda buğulanır cümleler...


“Her şarkıda kendime çarparım. “

Parçalanıyorum her ayak sesinde
ve
başka insanların adımlarıyla
terk ediyorum bu şarkıyı...


Mor salkımlardan yağmur taneleri;
bağ bozumlarından
eylüller doldururum takvimlere.
Senesi dolmuş göçler ekşirken yollarda
ıslıklara karışır adımlarım.
Her nağmede biraz daha yorulur cümleler.
Her cümlede daha da uzaklaşır nağmeler.
Artik şarkılar seçilmez oldu...
Kalemin değdiği her satırda
cümlelere yoruyorum gecelerimi.
Sonra kâğıtlardan gökkuşağı yapıyorum.

Nice zaman yağmurlar surdum aynalara
şarkılardan kopartıp.
Nice zaman mevsimler surdum resimlere
masallardan kaçırıp.
Avuçlarımdaki kalem iziyle silinir sesler.
Yok olur sislere gömdüğüm tüm gölgeler.

Sevdalar saklıyorum resimlerde.
Kendim olup da sevemem ki.
Sevecek ne kadar ben varsa
platonik bir şarkıda radyolara terk edildiler.
Sairi olamayan bir şiirim artik.
Ve şiiri olmayan bir sairim...

Çamdan düşler yapıp çoban yalnızlığında gözlerine süreyim.
Terk ederim kavalın sesindeki tınıyı.
Heybemde gökkuşağıdır resmin.
En sevdalı türkülerde saklarım seni.


“Bir şiirde yüzümü unuturum.”

Hangi şiire vursa cümlelerim
ıssız bir düşe adanıyorlar.
Ve hangi kâğıda düşse sesim
yakılmamış bir ağıtta tutuyor.
Yine çoğulum tekilliğimde.

Simdi tüm aynalara seni çiziyorum.
Yankılanıyorsun yokluğunun şavkıdığı şiirlerde.
Her sayfada sana filizleniyor cümleler.
Bundan mıdır özleminin şiir kokması?
Renkleri sana boyadım,
her yansımada sana kırılıyorum.

Ve sen gidiyorsun bu şiirle.
Nokta kadar yakın özlemler.
Harfler uğurluyor gölgeni.
Ne acı, şair olup seni beklemek...


'Sokaklarda ıslıklarımı arıyorum... '

Zamansız bir düse susamış gözlere mil çekerken periler,
kana kana mavilerde unutuldu tüm geceler.
Simdi bitmez gecelerin karanlığıyım.
Gölgelerim sokak lambalarında çarmıha gerilir.
Ve tüm köprülerde intihar halinde kromozomlarım...

Sonrasında gece vurur sokaklara.
Bir bir dalgalanır tüm yağmurlar.
Sokak lambasında izini yitirir gölgeler.
Ve tüm sahillerde unutulur tan vakti...

Son şiir de yazıldı.
Eksildi alfabede tüm sesler.
Tiz bir oktavda emanet adıldı çığlıktan kâğıtlara.
Geriye saf bir yalnızlık kaldı...


Demir gölgeler gerildi dalgalara. Sahillerde can veriyor mavilerim. Kuyularda yakamozlarım var Yusuf tadında.


“Voltalarda eskir düşler…”

Bir bir silinir defterden sesler.
Aynalarda unutuluyor bilindik tebessümler.
Suskunluğun ardı gece,
adım atsam yangın yerine dönecek gölgeler...

Rüzgârdandır darağacı.
Sığmaz koca beden ölümlere.
“Dar gelir ölüm... ”
demişti ya;
“ölüm beni yaşayamaz.”
Boğazına düğümlenen kelimelerdir
ilmik ilmik türküleri boğan.
Pamuk tarlalarına asılmış gölgenin,
gece iklimlerindeki yangınıdır mevsim mevsim...

Sen gündüzsün ben gece.
Aramızda koca bir alacakaranlık.
Yolumuz türkülerden barikat.
Gölgemiz bile idamlık...

Yürüyorum. Gece boyu. Kaybetmişim düşlerimi. Yağmurda başkaların üşümeleri sinmiş. Asıyorum gölgemi bir sabahçı kahvesine... Ansızın silkelenir kitaplar. Bir bir savrulur düşler uzak lisanlara. Yabancılaşırım düşlerime. Yerledir olmuşken Türkçem, susmalardan yol alırım kaybedişleşme... En sevda halidir göçlerin. Aralık kapıdan sızan gözyaşlarıyla yıkarım mektuplarımı. Artık adressizim. Her kayboluş benim. Ve her kaybedişte benim hüznümün sevda halidir göçlerin. Aralık kapıdan sızan gözyaşlarıyla yıkarım mektuplarımı. Artık adressizim. Her kayboluş benim. Ve her kaybedişte benim hüznüm...


Susuyorum... Ezberimde geceler var. Yıldızların kaybolduğu geceler ki sokaklarda dilenen yağmurlara inat terk ediyorum gülmelerimi. Avuç içinde titrek bir suskunluksun...

Simdi bir bir unutuluyor iklimler. Köse baslarında yağmurlarım millenir. Sis çöker atlaslarıma. Ve bulurum kaybedişlerimi en sevda halimle. Coğrafyalarda fethedilir yüzüm. Ansızın boşaldı sokaklar. Sokak lambalarından gökkuşağı, asfalt yoldan gökyüzü devşirilir. Kepenkleri örtülmüş masallarda kaldı gölgem...

Rüzgârlar yorgun düşer aynalarda. Gölgeden köylerde bir masal firar eder. Sığınır şiire. Yorulur meltemler yırtık sayfalarda. Sokaklarda yağmur sancısı; bir su birikintisinde kaybolur hazan. Sızar tüm şarkılardan bir eylül aksamı. Hangi cama düşse yüzüm, incinir gölgem...

Yağmurları yakıyorum terkedilmiş cümlelerin devrik düşlerinde.
Dumanında gölgem esir kalır.
Emanet etmişim eylüllerimi katledilmiş şiirlere.
Dudağımda kanar suskunluğum.
Ve şimdi gecikmiş bir ölümüm.


Yağmurdandır gölgeler. Damla damla sızar seslere. Eylüller çiziyorum cam buğularına. Aralanıp eskizler mavi bir gece doluyor kara kaleme. Düşen cümledir harften şiire.

Kâğıttan uçurumlarda tanık olursun, sayfa sonu intiharlarıma...

Ay gökte yoruyor karanlığı. Firariyim... Yataklık ettim çocukluğuma. Her sevdada izim sürülür. Ve ben en militan halimle seviyorum seni. Sen gündüzsün ben gece. Aramızda koca bir alacakaranlık. Yolumuz türkülerden barikat. Gölgemiz bile idamlık.

“Senden öte düş olmaz.”

Ne bir öykü kaldı yazmaya ne de bir harf seni içinde imgeleştirmeye. Artik son demidir rüyaların; gözlerim sana kapanıyor her adınla susuşumda. Zemherilere yakalanıyorum isimsiz kâğıtlarda seni özleyişimde. Geceler düşüyor, düşlerimin en İzmir rıhtımlarına. Sahilimde yağmurlar unuturum. Rüzgârları bırakıp kaçarım bir cümlenin avlusuna. Derken en nazlı masallarıyla yakamozlar siner mavileri uykulu denizlerime. Loş şarkılarda alaturka bir gülüş bestelerim, radyolarda cızırdarken siluetlerim. Sen, karalar bağlamış gecelerimi mavileriyle emziren; yorgun harflerimi yırtık kâğıtlarda şiirle besleyen ve aynalarda unuttuğum hayalimi siluetinde yankılandıran, bir masalın yaşandığı ansın sen.

Parmaklarım martı kanadı çırpışı, yorar denizden tenini mavi gecelerde. Üstümüzde kaybolur yağmurlar. Ve yıkılır Babil’in kuleleri. Tüm ihtişamıyla serilir gökyüzü tenlerimize. Yerledir olur gökkuşağı. Dudağın bir şiirin silinmiş tarafı. Ezberimde kaybolur yazılmamış şiirler. Ve teninde yorulur imgeler. Unutulur kâğıtlarda öyküler. Tüm resimlerde zincire vurulmuşken kırmızılarım, eskizlerde kayboldu siluetim.


Su birikintilerine düşer gölgeler. Devamında unutulur siluetler bir şarkinin doğaçlamasında. Nağmeler kaybolurken perdelerin armonilerinde, teller yıkılır bir kıyamet senfonisinin tiz lanetinde. Yağmur tanelerine asılır denizlerden sürgün edilen maviler. Soluksuz rüzgârların tedirginliğinde kursuna dizilir yakamoz. Sokak ortasında ölümüne terk edilirken medcezirler sahillerde yara bere içinde kalır tan vakti. Sokak lambasında örtbas edilir gece. Faili meçhul düşler siner camlara; buğusunda unutulur renkler bir fırça darbesiyle terk edilirken tablolarda.

Şimdi tüm aynalara seni çiziyorum. Yankılanıyorsun yokluğunun şavkıdığı şiirlerde. Her sayfada sana açıyor cümleler. Bundan mıdır özleminin şiir kokması? Renkleri sana boyadım, her yansımada sana kırılıyorum. Parçalanıyorum her ayak sesinde ve başka insanların adımlarıyla terk ediyorum bu şarkıyı.

Kırılgan şiirler bırakıyorum sayfalara. Kanıyor cümlelerim. Kelimelerde kanıyorum. Özne oluyorum ama kendimi unutuyorum özü sorularla dolu ne’liklerde. Yüklem oluyorum fakat bu kez yüküm ikilemlerim. Sayfalarda terk etmişim cümlelerimi. Yazdıkça susuşum bu yüzden.

Son otobüs de ayrıldı kentten. Camlarda elvedaların asıldığı yüzlerin darağacı; haritalar karalanıyor buğulara. Bir soluğa sığan coğrafyalar biriktiriyorum dizelerimde. Ve son otobüs de ayrıldı kentten. Yine bavullarda unutuldu uykularım. Yine otogarlar basbas beni susar. Ve yine bir mısra dolusu özlem şiirime konuk olur.

“Bir radyo cızırtısında silinir adresler.”

Birden tüm yağmurlar kâğıtlarda unutur mevsimlerini. Bir şair unutur doğumlarını nisan yalnızlıklarında. Haziranda bulurum mayıslarımı en yaşanmamış yalnızlıklarıyla. İklimsiz aynalara asarım düşlerimi. Kırıldıkça renklenir susmalarım. Baştan sona siyahım şimdi. Rehberimde yaşanmamış geceler.

Prangalar vuruyorum ayraç niyetine unutulduğum sokaklara. Ve kendimi okunmayacak amel defterlerinde terk ediyorum. Dudaklarımda başka kadınların cümleleri kaldı. Başka kadınların yalanlarıyla aldatıyorum kendimi. Artık başkasıyım. Tanımadığım kadınların kokuları sindi resimlerime.

Zamanın en devrik halindeyim,
yelkovan dolaysızca yükler öznesini.
Lâmekân olmuş cümle gölgeler.

Doğaçına siliniyor aynalardan düşler.
Asılmış yokluğun bir şiirin imge duvarına.
Silinmiş sesler adreslerden.
Sayfalar dolusu sükûnet.
Hangi şiire düşse gölgem, mısrasında kopar kıyamet.
Sokağına şiirler bıraktım.
Yağmurlarla taşıdım;
üstüm başım eylül.
Kalemime döktüm seslerimi.
Mısralarda tekrara düşer sevda;
kimi sevsem sensizlik.


“Artik yalnız bile değilim. “

Devamında unutulur sahnede karakterler. Tüm makyajlarda tercümesiz susuşlar. Bir gölge ki, baştan sona bedensiz; doğacına repliklerde unutulur düşler nedensiz...

Otobüs camında siliniyor şehir.
Gramerimden İzmir düşüyor kâğıttan sokaklara.
Mısralarda devrik halde Nemrut.
Ve bir buğu parçasında kıyamet.
Yerle bir oldu hayaller.

Yüzün kırık bir ayna.
Sırrında tarih yaşanır en baştan.
Hangi yanına baksam başkasın.
Her başkalığında aynısın.

“Sensizken harf bile değilim...”

Sayfalarda firaridir cümlelerim. Satırbaşında mahkûm olurum gramere. Müebbet imgeler vurulur kalemime. Ve ben masalım.

“Derken yaralanır gökkuşağı.”

Şehre gölgeler dolar. Peşi sıra aralanır düşler. Camın buğusuna sinmiş adressiz mektupların, kayıplığıdır yalnızlık.

Kâğıtlardan siliniyor siluetim. Bir cümle yaz, tebessüm ol ifademe. Başka bir tonda beni öldürüyor gölgesizliklerim. Meğer ne çok kırılmışım bu resimde. Baksana, temmuzlarım eylüle solmuş. Süpürmüş cümlelerimin hatlarını ressam bu masaldan.

Kimsenin bilmediği herkesim bu şarkıda. Tüm sesler beni susar. Kana kana kaybederim düşlerimi. Ve bir masal ağırlar müsvedde eylüllerimi. Sonrasında ötekiyim.

Sen şimdi eskitiyorsun çığlıklarını masallarımda. Bir varsın. Sonra özlem. Anlatsam çocuğum. Sessizken şair. Kâğıtlarda suskun bir coğrafyasın. Seyrine bir düş dolar. Kiralanır gözlerin karanlığa. Körlere şiir yazarsın rüzgârdan. Saçlarında baharlar.

24/11/2006

Bir Öpüşmenin Anatomisi

Gözlerim gözlerine değince, yeşile çalan imgesinde öyküler fısıldadı bana. Gözlerimin kestane rengindeki çocuğunu masallarıyla yeşiline boyadı. Okuduğu şiirleri, gördüğü kentleri, aynadaki yalnızlığını anlatıyordu bana. Onun gözleriyle görüyordum onu. Gözlerine dokunuyordum.Artık bir başkası değil, adeta kendisi olmuştum. Bir çoban yıldızıydı gözleri. Özleminle yitirdiğim yoldan beni ona götürüyordu..Elimi yüzüne değdirdiğimde kapanan gözlerini özlüyordum bir anda.Tenine dokunaksa şiir yazmaktı. Saçlarına dolanan bahar, avuçlarımda 'Dokunuş' çiçeklerinin açmasına vesile olurken, parmaklarıma düşen cemrelerle cümlelerimi şiir ikliminde ısıtıyordum. Bitimsiz bir kitaptı gözleri. Ben okudukça o yeni bakışlar yazıyordu. Kaldığım yeri hep unuturdum. Yeniden 'Okuyayım' desem gözlerini, bambaşka kelimelerle yeşile boyanıyordu. Ona bakmak, görmeyi yeniden öğrenmekti


Dudağım dudağına şavkıyınca okuduğu şiirleri duyumsadım. Önce Ümit Yaşar'ın sonra Sunay Akın'ın dizelerinin tadı kaldı dudağımda. Bir öpmesiyle okuduğu şiirleri bırakıyordu dudaklarıma. Öperek konuşuyordu.... Oruç Aruoba'nın etikalarını son öpüşüne saklamıştı. Özlemişti anlaşılan. Sonra, dudaklarını iki mısra uzaklaştırdı bana. Sonra, bir şiirin yazılma sancılarını serpti us'uma. Son dize yazılana kadar virgüllerimizle bekleyip, üç noktamızla düşündük. Aramızda ne mi vardı? Tabii ki şiir vardı. Onu teneffüs ediyordum. Aldığı havayı paylaşıyordum. Ya da hava diye onu soluyordum. Dudağıma ilham perisi konmuştu. Yeniden sığındım dudaklarına. Kentime özlem yağmurları yağarken,dudaklarının sanattan sundurmasının altında dudaklarıma sinen öyküleri teninde temize çekiyordum. Öptükçe, sesine sinen dizelerin, o içimi ürperten tonu doluyordu dudaklarıma. Onunla değil de, şiirle öpüşüyordum sanki. Dudağına dokundukça dinliyordum onu. Sesi, sesime karışıp, kağıtlara şiir diye, öykü diye akıyordu. Us'umda kalanlarsa felsefe oluyordu....Dudağının dudağımda filizlenmesidir onu öpmek. Havaya karışan kokusunu, dudağıma ekmesiyle bir gonca şiir belirir. Sonrasıysa onun tadı... Alabildiğine o yeşeriyordu. Dudaklarında susmak, susamaktır kelimelere.Kana kana onu içerdim. Kana kana şiir susardım.

Sonra elim ellerine değdi: sıcacıktı. Bir düş kadar sıcak. Bir çocuk gibi masumdu. Avuçlarında kuruttuğu dokunuşlarını dağıtmadan işliyordu benliğime. Sanki elinde bir kalem, kağıda şiir yazar gibi dokunuyordu. Öylece aldım ellerini avuçlarımın içine.Yazamadığı şiirleri usulca bıraktı parmaklarıma.Dokunduğu çiçeklerin kokusu ve narinliği sinmişti ellerine. Bundandır parmaklarını aralayışının bir gülün açışına benzemesi. Bundandır ona her dokunuşumda şiir kokmalarımın. İlhamıma saplanan tatlı bir tebessümdü dikeni. Ellerinin çizgileridir, canıma batıp beni böyle şair eyleyen...


Tenine dokunmaksa, Tanrı'ya dokunmak gibiydi. Aşk ile bezenip, çile ile yücelmekti; elini kevser ırmağına değdirip sarhoş olmaktı ona dokunmak. Ölümü yaşamadan ötesinde ne olduğunu nasıl bilemezsem, ona aşık olup dokunmadan içinde neler olduğunu bilemezdim. İsa'nın Meryem'in rahmine düşmesiydi ona dokunmak.Muhammed'in miraca yükselmesiydi; bir peygambere inen vahiydi ona dokunmak. Bir şiiri kağıttan alıp bedene dolamaktı ona dokunmak...


O konuşunca şiir dile gelirdi. Tüm romanlar sayfalarına gömülüp, onun ahiretinde uyanmayı beklerdi. Şarkılar onun sesine kadar sessiz, onun sesiyle melodilerle sevişirdi. Onun sesi benim yalnızlığımdı...


05.03.2006
04:54 Gece Yarısı
Güngören - İstanbul

24/11/2006

Çıldırış

Sigaram da bitti...
Artık karanlığı bile göremiyorum.
Belirsiz bir imge var:
adını koyamıyorum.
Açık olan radyomdan yayılan melodiler
duvarlara çarpıp yere düşüyor.
Halım nihavent makamında motiflerle bezeniyor.
Korkuyorum yürümeye...
Ya bir sessizliğin üstüne basarsam?
Gece rüzgara direniyor.
Biraz daha güçlü eserse,
süpürecek karanlığı.
Tozlardan seçemiyorum rüyalarımı.
Gözlerime yağmur doluyor.
Çorak sakallarıma yağıyorum...

Bir Türkü dolanıyor us'uma.
Hayır, dolanmıyor! ! ! !
Resmen volta atıyor.
Giderken,
'İşte gidiyorum çeşmi siyahım'
dönerken,
'Bad-ı sabah esen seher yeli' ni bırakıyor dudaklarıma.
Tespih çeker mırıldanıyorum.
Tükettiğim şafakları kazıyorum geceye....
Herşeye isyan edip,
gaz lambasını yakıyorum.
Gülüyorum kendime;
'Ulan ne biçim adamsın,
ne alemi var şimdi Diogenes'liğin? '
Sonra fıçımdan çıkıp
gölgeme ihsanlarımı arz ediyorum.
Öpüşmeyi unutan dudaklarımı
tercüme edilmiş bir kitabın
kelimeleriyle flörte zorluyorum.
Madem anlaşılmıyorum,
madem başka dilde konuşuyorum
ben de kendimi tercüme ederim.
Türkçe'ye uyarlıyorum kendimi.
Çeviremiyorum yalnızlığımı.
'Ben' diye yazılan
'Sen' diye okunuyor.
Soruyorum kendi kendime
'Sen kimsin? '

05.03.06
03:51 Gece Yarısı
Güngören - İstanbul

« Önceki —